ZİHİNEŞİKLERİ

ZİHİNEŞİKLERİ


EN BÜYÜK PARADOKS
EN BÜYÜK MACERA
EN KUTSAL GÖREV

Dışarıda gideceğimiz yolu bulabilmek için içimize gitmemiz gerekir.

İşte yaşamın belki de en büyük paradoksu budur.

Kendi gerçek benliğimizle buluştuğumuzda "küçük ben"in bitmek tükenmek bilmeyen arzularından, ihtiyaçlarından, yanılsamalarından kurtulabilir ve özgür kalırız.

Kim olduğumuzu bulma yolculuğu ise atılabileceğimiz en büyük maceradır.

Nasıl bir insan olmak istediğimizi bulmak ve istediğimiz yaşama sahip çıkabilmek üstlenebileceğimiz en kutsal görevdir aynı zamanda.

Sorun bunu nasıl gerçekleştireceğimizde.

Bu içsel yolculuğu nasıl gerçekleştirebiliriz?

Hepimiz bir çok şey denedik. Kütüphaneler dolusu yazılı kitap var bu konu hakkında. Türlü türlü sistem oluşturulmuş.
Konuşmalar, seminerler, kurslar birbirini takip ediyor.
İnsanlar meydanlara çıkmış bize nasıl daha mutlu, daha zengin, daha huzurlu olabileceğimiz hakkında coşkuyla bir şeyler anlatıyor.
Bu dünyanın içine girmek insanı çoğu zaman yoruyor.
Maddi-manevi tüketiyor
ve
bir de bakıyorsunuz ki başladığınız noktaya geri dönmüşsünüz.

Son yapılan bilimsel araştırmalar insan beyninin içinde nörofiziksel bir birlik bilincine ulaşma dürtüsü olduğunu bulmuş. Evrimin itici gücü bu imiş. Yani dinlerin birlik arayışı, toplumların bir araya gelerek birlikler oluşturmaları vb. hep bu nörofiziksel dürtü yüzündenmiş.

Bunu gerçekleştirmenin en önemli başlangıç noktası, korkuyu yenmekten geçiyor.

Bizler korkuyu yenmenin kolay yollarını tercih ediyoruz, alkol, uyuşturucu, seks, sürekli bir aktivite içinde olmak gibi binlerce yol bularak, alttaki akıntıyı yok sayarak üstte tutunmaya çalışıyoruz.

İçinizde taşıdığınız, size ait olduğunu zannettiğiniz değerlerin güvenlik ortamından kendinizi bilinmeyene doğru korkmadan atabilmeniz gerekiyor. Küçük ben'in tüm direnç noktalarına kulak asmadan. Alttaki akıntıya rağmen ve hatta alttaki akıntıyı kendi hayrınıza kullanmanın yollarını bularak.

İŞTE BU YOLLARDAN BİRİ

MEDİTASYON
VE
BEYİN DALGALARI TEKNOLOJİSİNİN KESİŞTİĞİ NOKTA

Evrenin yaratılışını mistik felsefe, tek bir enerjiden yola çıkarak anlatır. Tıpkı bugün kuantum fizikçilerin anlattığı şekilde. Mistiklere göre yaratım anında bu tek enerji kendini kutuplaştırmış ve aşikar dualitelere ve zıtlık görünümlerine bürünmüş; iyi ve kötü, dişi ve erkek, yukarı ve aşağı, burada ve orda. Aşikar duaite ve zıtlık görünümlerine diyoruz çünkü, her bir zıtlık birbirinden tamamen aynı görünse daha varlığı açısından diğerine muhtaç. Tıpkı bir paranın iki yüzü gibi. "Sıcak" olmadan "soğuk" nasıl olabilirdi. Ya da "kötü" olmasaydı "iyi" nasıl var olurdu. Doğunun mistik felsefelerine göre evreni tezahür ettiren zihnimizin içindeki bu zıtlık çiftlerinin arasındaki gerilimdir.

İlginçtir ki bu zıtlıkların arasındaki gerilim insan beyninin yapısında da kendini göstermektedir. Sağ ve sol yarıkürelere bölünmüş olan beyin de bunu yapısal olarak görmek mümkün. Beyin lateralizasyonu olarak adlandırılan bu hali aslında hepimiz biliyoruz. Sol yarı küresi bedenin sağ tarafını idare ederken, sağ yarısı da bedenimizisol tarafını idare etmektedir. Beyindeki filtreleme ve tercüme sistemi bu şekilde ikiyi bölünmüş olduğu için biz şeyleri ayrı ve karşıtlık içinde algılıyoruz. Büyük üstatların ya da son birkaç on yıldır kuantum mekaniklerinin söylemi içindeki birlik halini ve aradaki bağlantıları göremiyoruz.

Sayfanın üstündeki yazıları görüyoruz ama sayfayı görmüyoruz. Sokakta giderken insanları, binaları, arabaları görüyoruz ama onların varoluşuna imkan veren mekanı-uzayı görmüyoruz. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen arasında bir karar veriyor zihin, tıpkı bilgisayar gibi. Açık ve kapalı devreler arasında. Üstelik birisinin kazanmasını istiyoruz hep. İyi kötüye, zenginlik fakirliğe üstün gelsin. Hep ışık olsun, karanlık kaybetsin istiyoruz. Mümkün mü ? İmkansız. Kötü kalksaydı, iyiyi nerden bilecektik? Karanlık olmasaydı ışığı nasıl bilecektik?

Beynin bu yapısı bizim deneyimlerimizi biz ve dünyanın geri kalanı olarak algılamamıza yol açıyor. Çocukluk programlanmalarımız ve eğitim sistemleri de bizi acıdan kaçmaya ve zevke yönelmeye, kötüden sakınmaya-iyiyi yapmaya itiyor. Beynin iki yarısı arasındaki ilişki ne kadar kopuksa biz o kadar ayrılık fikri büyütüyoruz. Korkularımız, stresimiz, endişelerimiz ve yalnızlık duygumuz büyüyor öyleki fonksiyonlarımızı kaybedebiliyor, "bağımlılıklar" yaratabiliyoruz.

Geleneksel meditasyon beyni bir şekilde bir noktaya odaklayarak bu bölünmüşlüğü azaltmaya çalışıyor. Dualar, mantralar, nefesin takip edilmesi, bir mum alevine sürekli bakılması ve benzer tekniklerin müşterek amacı beynin iki yarısını dengede tutabilmektir. Bunu sürekli yaptığınız zaman gelen içsel barış, mutluluk ve huzur duygusu ise evrenin geri kalanı ile bir bağlantı kurabilmiş olmanızdan kaynaklanıyor. Ne kadar odaklanabilirseniz, o kadar iki yarı senkronize oluyor ve dolayısıyla siz evrenle bağlantınızı hissederek derin meditatif hallere geçebiliyorsunuz.

1975 yılında Herbert Benson, Doçent Dr. Harvard Universitesi, Gevşeme üzerine bir araştırma yapıyor. Ve deneklerini yirmi dakika gözleri kapalı bir şekilde oturarak, "bir" gibi tek bir kelimeyi sürekli tekrarlama şeklinde odaklandırdığında, tıpkı geleneksel meditasyon yapanlardaki gibi bedensel verilere ulaşıyor.. Kan basıncının düşmesi, kronik ağrıların azalması, unutkanlığın geçmesi gibi. Bensonun araştırması beynin bir konu üzerine odaklanması neticesinde meditatif sonuçlara ulaşıldığını göstermesi açısından çok önemlidir.

Oadaklanma halinde beyin bilim adamlarının söylediğine göre, gündelik uyanık bilinç halinde kullandığı beta beyin dalgalarından, daha gevşemiş haldeki alfa beyin dalgalarına geçiyor. Yıllar süren meditasyonlardan sonra meditatör daha derin beyin dalga alanlarına ( teta) girerek daha rahatlıyor ve bu alanda kısa gezintiler yapabiliyor. Bu alanlara girildiğinde gevşeyen varlığın beyninin iki yarısı arasında haberleşme başlıyor. Başlangıçta kısa süren bu deneyim halleri giderek uzayabiliyor. Beyni dengelendikçe strese bağışıklı hale geliniyor.

Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, beyin dengelendikçe, dış dünyadan giderek bize gelen şeyleri kaldırabilme eşiklerimiz yükselmekte ve biz strese yola açan olaylara karşı bağışıklık kazanmaktayız. Ancak meditasyon veya odaklanma yoluyla elde edebildiğimiz bu sonuçlara ulaşmak çok uzun bir süre alıyor.

Meditasyon dış dünyayı algıladığımız filtreleri değiştiriyor. Beyinde senkronizasyon arttıkça dünyaya geldiğimizde başlamış olan tüm bölünmüş kategoriler birliğe doğru hareket ediyor. Dualiteler daha az bölücü oluyor. Şeyler arasındaki birlik ve ilişki daha netleşiyor ve onları ayrı ayrı algılamak yerine birliklerini görebiliyoruz. Kendilerini meditasyona adamış kişilerin yaşamın iniş ve çıkışlarına tepkileri neredeyse yoktur. Korkusuz ve yargısızdırlar. Başkalarını manipule etmeye kalkmazlar, otomatik negatif tepkileri yoktur. Kısaca ayrılığa dayalı zihinsel programların sınırlamalarından kurtulmuşlardır.

NEDİR BU BEYİN DALGALARI

1970 YILINDA Hintli bir yogi olan Swami Rama, Emler Gren isimli doktor tarafından laboratuar ortamına alınarak, beyin dalgaları incelendi. Dış koşullardan oluşan içsel tepkilerin nasıl istem içine alınarak kontrol edilebileceğini gördü. Bunu transandaltal meditasyonla ilgili yapılan nice araştırma takip etti.

Zaman içinde araştırmalar beynin kademeli olarak daha uzayan ve yavaşlayan beyin dalgalarını buldular. Ve onlara yunan alfabesini kullanarak bazı isimler verdiler.

BETA

En hızlı 13-100+Hertz (Hz, devir/sn). Normal uyanık bilinç hali. Genellikle dört beyin dalgası kategorisinin kombinasyonu içinde çalışır beyin. Çoğu insan için, beta dalgaları diğerlerinden daha baskındır. Son çalışmalar bize yüksek (30 Hz ve daha üstündeki beta dalgalarının) bizde endişe, stres ve rahatsızlık zamanlarında ortaya çıktığını göstermektedir. Beyin yüksek dozdaki beta dalgalarında çalıştığı zaman davranış bozuklukları, bağımlılıklar, sinir nevroz, ayrılık duyguları yaşanır. Bilim adamlarınca "kaç ya da döğüş" adını verdikleri tepkisel davranışlar bu düzeyde oluşur.

ALFA

8-12.9 Hz arasında kalan daha yavaş bir dalga kalıbıdır.gözlerinizi kapatarak dinlenme moduna geçtiğiniz anda devreye girer. Alfa beyin dalgaları iç gözlemle ilgilidir. Alfa durumunda iken beyin rahatlatıcı kimyasallar salgılar. Yüksek ucunda iken süperöğrenme dediğimiz hali yaratır.Bir kitaba derin bir şekilde daldığınızda beyniniz alfa dalgaları üretiyordur. Uyku öncesi ya da uyanma başlangıcında düşük düzeyde alfa dalgaları üretir.Derin alfa düzeyi, düşük seviyeleri, iç huzuru ve hoşnutluk, dinginlik getirir. Geleneksel meditasyonun en temel beyin dalgasıdır. Beta kaç ve döğüş modelini yaratırken alfa gevşeme modelini yaratır. Dış dünyadaki tehlikeler yerine içe döner, gevşemeyi ve rahatlamayı öğrenir. Kendini yeniler.

TETA

Bu kalıp 4-7.9 Hz arasında daha yavaş bir dalga kalıbıdır. REM uyku düzeyindeki kırpışan göz kapağı modunda oluşur.Uykuya geçiş hali diyebileceğimiz bu dalga düzeyi yaratıcılık, hazfa, şifa, geçmişteki bilgi parçacıklarını birleştirerek aha dediğimiz deneyimleri yaşatan hal ile ilgilidir. Genel olarak derin meditasyon deneyimi yaşayanlar dahi çok kısa anlarda bu dalganın getirdiği hali deneyimlerler. Zen rahipleri üzerinde yapılan araştırmalar meditasyon sırasında ani yükselen teta dalgaları göstermiştir. Psikologlar teta halinin şuuraltına giriş kapısı olduğunu söylemektedirler.

DELTA

En düşük kalıptır. 0.1 ila 3.9 Hz arası. Düşsüz uyku halidir. Carl Junga göre tüm insanlar tarafından paylaşılan kolektif şuur alanı ile temas kurduğumuz haldir. Büyük bir birlik ve teklik deneyimlenir Aynı zamanda bu hal içinde az biraz beta, alfa veya teta kalıpları da varsa uyanık olmanız da mümkündür.İnsanlar her zaman sürekli olarak belli dozda delta dalgalırını taşımaktadırlar. Ama meditatörler yoğun bir delta haline girmezler, uyumadıkları sürece, uyudukları zaman da zaten meditasyon değildir o artık.

image002.jpg

Beynin delta dalgaları yayması halinde en büyük gelişme yer alıyor. Bunun geleneksel meditasyon ile yapılması çok uzun yıllar neticesinde elde edilebiliyor ve çok kısa an dilimleri içinde. Teknolojik yardımlar alarak bunu kısa sürede gerçekleştirebilmek ise mümkün

Uyku süreci içinde girdiğimiz alfa ve teta beyin dalgaları yayılmaya başladığında zihnimizin şuuraltı dediğimiz bölgesindeki veriler taranmaya başlanır. Yeniden düzenlenir ve işleme tabi tutulur. Biz buna rüya diyoruz. Zihnin şuursuz bölgelerinin farkına varırız. Yani otomatik olarak çalışan, dış dünyada istediğimiz neticeleri almamıza yardımcı olmayan, eski ve uygunsuz duygularla ilgili zihinsel programlara gireriz. Teta durumunda bunları ele alarak işe yarar kaynaklar haline çevirebiliriz.Delta halinde ise girdiğimiz bölge, insan olmakla murat edilen ilk ve temel programların depolandığı yere gireriz. Deltanın düşsüz uyku hali olduğunu söylemiştik. Bu hale gene teknolojinin yardımı ile, üstelik tamamen uyanık olarak girmek mümkün. Deneyimlerimden biliyorum ki şuuraltımın en derin düzeyine depolanmış bilgilere anda ve uyanık ulaşabilmem mümkün oldu. Aslında meditatif halde iken yapılan değişikliklerin farkında olmamız da gerekmiyor. Yaşam içinde entelektüel anlayışa ulaşabiliyoruz.

1950 yılında, New York Mt. Sinai Tıp Merkezinde çalışan Dr. Gerald Oster meditasyon ve beyin dalgaları üzerine araştırmalara başladı. Elde ettiği neticeleri Ekim 1973 te Scientific Americanda yayınladı. Buna göre, ses dalgaları beyin dalgaları üzerinde etkiliydi. Ses dalgaları kullanılarak, beynin istenilen dalgayı yaratması, meditasyon sırasında ulaşılabilen derin deneyimleri yakalaması mümkündü.

Dr.Oster, tek bir ritm yaratacak ama çok az farklı iki frekans kullanıyor ve bunları ayrı kulaklardan aynı anda dinletiyordu. Bu sesler beynin olivary nucleus (zeytin çekirdeği) denilen bölgesinde bu tonların çözünürlüğü neticesinde tek ve tutarlı bir dalga haline geliyordu.

Tabi ki hemen bir sanayi gelişti bunun etrafında. Sizi belli bir şekilde seslerle uyulmayıp, değişik ruh halleri içine alabiliyorlardı. Bunda eksik bir şeyler olduğunu düşünenlerde vardı.

Bundan yirmi yıl kadar önce araştırmacı C. Maxwell Cade beyin dalgalarının hareketlerini gösteren EEG ler üzerinde çalışmaya başladı. Yüksek şuur hallerine rahatça geçebilen yüzlerce kişi ile birlikte çalıştı. Onların beyin dalgalarını inceledi. Benzerliklerini saptadı. Bu insanların beyin dalgaları ile diğer insanların beyin dalgaları arasındaki farklılıkları tespit etti. Bu insanlar beta dalgasından alfaya geçiyorlar, sonra alfa azalıyor deltaya geçiyorlardı. Biraz çalışmakla beta, alfa, delta kayboluyor ve teta haline geçebiliyorlardı. Bunu yapabilen insanların EEG leri ile Zen rahiplerinin EEGleri birbirilerinkine benziyordu. Araştırmalarına devam eden Cade, doruk deneyimleri yaşayan insanların bunların ötesinde bir başka hale geçtiklerini fark etti. Doruğa çıktıklarında beyinleri büyük miktarda alfa ve teta dalgaları yayıyor aynı zamanda da beta ve delta aktivitesini de güçlü bir şekilde taşıyorlardı.

Bu her tür dalganın yoğun şekilde varlıklarını sürdürdükleri hale Cade, uyanmış zihin adını verdi. Doruk deneyimleri yaşayan bireylerin okurken, matematik hesaplar yaparken, ya da herhangi bir konuşma sırasında da bu dalgaları aynı yoğunlukta taşıdıklarını buldu. Bu bireyler, alfa dalgalarının gevşemişliğini, teta dalgalarının yaratıcı, belleyici halini, delta dalgalarının şifa verici, insanı topraklayan enerjisini aynı anda taşırken bir yandan da beta dalgalarının dış dünyaya yönelik konsantrasyon ve dış uyumu da bir arada yaşıyabiliyorlardı.

Burada işleyen bir başka sistem vardı. Belli bir beyin dalgasına geçmekle beyin taşıyabileceğinin üstünde bir yük taşımaya zorlanıyordu. Zihinsel ve duygusal taşıma eşiklerinin üstüne çıkmaya zorlanan beyin yeni dalganın haline uyumlanıyordu. Beyin tıpkı bir koşucunun yavaş yavaş ısınması gibi halden hale geçerken onlara uygun yapısal değişiklikleri de kendi içinde yapıyordu. Başa çıkamıyacağı uyarılara karşı kendini geliştirerek ve yeniden organize ederek onları kaldırabilecek yeni bir yapıya ulaşabiliyordu. Ulaştığı yeni yapısı farklı ve de daha yüksek zihinsel ve ruhsal halleri destekler. Bu yeni yapıya sizler de ulaşabilirsiniz